30 Nisan 2013 Salı

KADINA UYGULANAN ŞİDDET ERKEĞE YOK MU?


Onların tek suçu, değil anne olmak insanlıktan bile nasibini almamış kişilerle evlenmek ve dahi onlardan çocuk yapma gafletinde bulunmak.
Peki ne yapsın bu insanlar olmuş bir kere zaman geri alınmıyor ki!
Yıllarca süren mahkemeler sırasında, verilecek karar beklenirken yaşanan bir hayat sınavı aslında...
O iki dudağın arasından çıkacak her söz, verilecek doğru ya da yanlış karar, çocuğunun ve kendisinin yaşamı...
Çocuğunu görmesi, mahkeme tarafından belirlenen gün ve saate kalmış.
Hiç bir şey göz önüne alınmadan, her ayın ilk cumartesi ve üçüncü cumartesi denilerek hem de....
Zaman yok, mesafe yok, tüm belirsizliklere rağmen bu da annenin insiyatifine bırakılmış ki vay adamın haline.
Bu arada, verilen sürenin dışında bir gün çocuğunu görmek istersen, mahkemeden izin alacaksın, para yatıracaksın sosyal hizmetler yetkilisi ile gidip göreceksin senin olan senden olan çocuğunu.
Kadın ne yapmış? Devletin ona verdiği yetkiye dayanarak, başlamış intikam almaya. Eline geçirdiği velayeti kötüye kullanmaya. Önce 100 metre yaklaşmama kararı sonra ardı arkası kesilmeyen bir sürü iftira dolu mahkeme süreçleri. Maddi manevi tazminat davaları. Bu arada çocuk zaten elinde ki en büyük koz... Çünkü yaşı küçük.
Aldatma ile açılan davalarda dahi, çocuğun yaşı küçük ise bakıma muhtaç denilerek anneye veriliyor çocuk. Kopyala yapışıtır bilirkişi raporları göz önüne alınarak. Annesi Türkiye'de olamadığı halde yaşı küçük gerekçesi ile çocuğun anneye verilmesine yönelik rapor gördüm. Yani kanunlarımızda anneanneye ya da babaanneye çocuk verilir diye bir madde var da ben mi bilmiyorum acaba diye düşünmeden edemedim doğrusu.
Boşanan ebeveynlerde bu durumda hem kadından hem yasalardan psikolojik şiddet gören erkek, verilen karar karşısında şaşkın. Şaşkınlığını atanlarsa gidip kadını öldürüyor. Tabi ki şiddetin her türlüsüne karşiyim. Kadına, erkeğe, hayvana tüm canlılara. Ancak yazılı olmayan, uygulanan yasalar adama başka seçenek bırakmıyacak kadar açık. "Çocuk küçükse anneye verilir" hayır doğrusu; cocuğun gelişimini, eğitimini, sosyal yaşamını kim en doğru şekilde sağlayacaksa ona verilmesi, yazılı kanun madelerimizden. Gelgelelim ki yazılmayan fakat uygulanan o yönde değil maalesef. Adam çocuğunu görmek için mahkemeye dünya kadar harç, bilirkişi için ise eşşek yükü ile para ödemek zorunda. Ne için? Mahkemenin belirlediği günün dışında çocuğunu görebilmek için, ne için kendisinin de çocuğuna bu imkanları sağlayabildiğini mahkemeye ispatlayabilmek için.
Ama bu arada gözden kaçan, anne ile babasının arasında kalmış ağır baskı altında şiddetin en âlâsını gören çocuğu kimse görmüyor.
*Büyük Üstad Üstün Dökmen yaptığım bir program sırasında konuğum oldu. Ve dedi ki;
Boşanan ebevenler birbirlerini çocukları ile döverler. Sopa gibi ayaklarından tutarlar birbirlerine vururlar. Siz bunu çocuğunuza yapar mısınız? Yapılanın bundan hiç bir farkı yok. Bu tutum, çocuğunuza yapılan en büyük şiddet değil de ne?*
İntikamını çocuğunla alamaya çalışan anneye, çocuğunu koz olarak kullanan ebeveyne mahkeme kararı ile verilen çocuk ne kadar sağlıklı yetiştirilebilir?
Demezler mi kadına ey kadın sen ne yaptın?
Demiyorlar. Bu ülkede kadınsan, aldatmış dahi olsan mahkeme karşısında kadınsan mağdursun. Her bakımdan kadın erkek eşittir diyen kadınlar, boşanma davalarında birden mağdur rölünü üstlenip, sırtını da kanunlara dayayıp aslan gibi istediğini alır hale geliveriyor bir anda. Eşitlik falan kalkıyor. Eşitlik varsa erkeğe de aynı şekilde uygulanmalı. Çocuk küçük olsa bile babaya da verilmeli. Çocuk annesine olduğu kadar babasının da sevgisine ilgisine muhtaç değil midir?
Neden çiftler boşanırken çocuk bir anda annenin tekeline bırakılıyor?
Çünkü Ülkemizde bir kadın mağdurluğu, kadına şiddet çığırtkanlığı koparılıyor ki sormayın gitsin.
Yani kısaca, şiddet şirretliğini gazetelere televizyonlara çıkıp bağıran kazanıyor. Yazılı olmayan uygulamalarda bu kullanılıyor. Dolayısıyla erkek bu davaya mağlup başlıyor çünkü potansiyel katil gözü ile bakılıyor.
Yani herkes korkuyor kadına ugulanan şiddetti görmezden geldi diye başına geleceklerden. Sorumluluk almamak için, kadına koruma kararını araştırmadan soruşturmadan hemen veriyor. darp raporu var mı, şahit var mı artık soran yok. Kanun uygulayıcılar da üzerlerinden sorumluluğu atmak için, ver anneye çocuğu, koy koruma kararını.
Erkeklerin mağduriyeti, erkeklerin gördüğü psikolojik şiddet, potansiyel katil muamelesi...
Onlar sadece fiziki olarak güçlü. Fakat kadınlar, yasalar karşısında onlardan çok daha güçlü durumda. Yeri geldiğinde de bunu sonuna kadar kullanıyor. Hemde egolarını parlatarak.
Hatta bunu yaparken dünyada ki en kıymetli varlığını, bir saniye bile düşünmeden canını bile verebileceği çocuğunu gözü görmeden. Sadece intikam, hırs, ego ve kanunların verdiği yazılı olmayan yetkiye dayanarak.
Babalara uygulanan kanunsal şiddete bir dur diyen olacak mı?
Ey kanun koyucular bir kez de erkek gözünden bakın. Gerçekler her zaman göründüğü gibi değildir.
Çocuk küçükse anneye verilmesin kim çocuğu en iyi şartlarda yetiştirecekse ona verilsin. Eşit şartlarda olsun her şey. Kopyala yapıştır rapor olmasın bu davalarda.
Babalar da çocuklarını görmek istedikleri zaman görmeliler bu annenin olduğu kadar babanın da hakkı haline getirilmeli.

Canım'a
Sevgiyle...


.

14 Mart 2013 Perşembe

Gitmek gerekir bazen...



Gitmek gerekir bazen....
Öylece herşeyi bırakıp geriye bakmadan.
İşte öyle bir zaman. "İstanbul'da yaşamak"
15 milyon insanın dışındakiler pek  bilmezler bu duyguyu.  Yaşım ilerledikçe mi nedir? 
Ben şimdi iliklerime kadar hissediyorum. Yaşadığım şehrin zorluğunu. 
Bir bıkkınlık hali ki sormayın. Sabah yataktan kalktıktan sonra  işe gitmenin en az iki saat sürdüğü koca bir şehir İstanbul. Ve insanı yavaş yavaş bitiren. Yaşam enerjinizi emen, ruh sağlığınızı siz anlamadan bitiren.
Şöyle bir Akdeniz akşamının hayalini bile kuramaz hale gelirsiniz günün trafik yorgunluğundan, işinizin stresinden.
Gercekten yapmamiz gerekenleri yapiyormuyuz? Kaçımız kendimiz için sadece kendimiz için bir şeyler yaptık yakın zamanda.  
Kaçımız evimize geldikten sonra şöyle keyif içindeyiz ki!
Hep bir telaş, hep bir yetişememe hali. İhmal edilmiş aile, akraba ve arkadaşlık ilişkileri.
Hepimiz ya televizyonun karşısında, ya bilgisayarın başında yatma saatimiz gelene kadar bakıyoruz öylece...
Sebepsizce bize dayatılan saçmalıkları izleyerek geçen onca gece.
Kendini ıspat etmeye çalışanlar mı istersin. Öğretmeni ile aşk yaşayan küçük kızlar mı?  Ne adap kalmış ne muaşeret.
Yıllar sonra geriye dönüp baktığımda keşke dememek için...  Özür dilerim tüm sevdiklerimden ve beni sevenlerden. Sizi isteyerek ihmâl etmedim. 
Kızmayın bana gitmek istiyorum.
Televizyonun, bilgisayarın ve trafiğin olmadığı bir yere...
Sevgiyle...



8 Mart 2013 Cuma

Hayata dair...


Bir "blog" yazarı değilim olma yolunda bu gun ilk adımımı attım. Olur muyum? 
Ben de bilmiyorum zaman gösterecek. 
Sosyal medya stratejeleri dersimin ilk ödevi ;-)
Heyecanlıyım aslında...
Kendimi tanıtmadan önce aslında bunu niye yazdıgımdan bahsetmek istiyorum. 
Ben evde paşa paşa oturup iki tane yavrumu büyüturken 200  liralık föndoteni yüzüne sürünce daha da sevimlileşen pek sevgili ortağım hadi çalış dediğin de aslında kader de ağlarını bizim için örmeye başlamış. Tabi bizim bundan haberimiz 2008 global Dünya krizin de elim bir kaza sonucu annemin de deyimiyle "sonradan olma tek yumurta ikizi" olarak dünyaya geldik. Bunu size resimlerle belgeleyeceğim ilerleyen zamanlarda:-) Yani iş hayatımızda ki kader ortaklığımız başlamış oldu. (Daha önce de ortaktık ) işte bu yazıyı bu gün yazıyorsam sebebi can arkadaşımın yıllardır blog yazmak istiyorum deyip, bir gün hadi sosyal medya dersi alıyoruz demesiyle bu maceraya da adım atmış bulunuyorum.  Neyse lafı fazla uzatmadan devam edeyim. 
Napıyoruz ? "8 yıldır çeşitli televizyon programları" yapıyoruz. 
Seviyorum işimi... çalışma ortamımı, yaşamayı, paylaşmayı, eğitilmeyi ve eğitme aracılık etmeyi...
İş yaşamımda ki mottom ne mi?
 " yapımcı, sunucu, anne, veli, kendisinin işçisi, işinin patronu"
Sevgiyle...